MÖ 4. yüzyılda yaşamış Aristophanes aşkı mitolojik bir efsaneyle açıklar: “İnsan yaratıldığında dört kollu, dört bacaklı, bir kafada iki ayrı yüze sahip, hermafrodit (Hermes/Afrodit) ve tek ruha sahip çok güçlü yaratıklarmış. Kendi kendilerine yetebildikleri ve çok güçlü oldukları için her türlü taşkınlığı yapar, tanrıları onurlandırmayı ihmal ederlermiş. Bir gün Zeus bu olanlara çok sinirlenmiş ve insanları ortadan ikiye bölmüş; bir taraf erkek, bir taraf kadın olmuş. İkiye bölünen parçalar o kadar korkmuşlar ki birbirlerine sarılmışlar. Tanrılar bu işin böyle olmayacağını düşünüp, bedenleri bir çuvaldan yıldızları bırakır gibi karmakarışık bir düzen içinde uzayın sonsuzluğundaki dünyanın farklı yerlerine serpmişler. İşte o gün bugündür yarım olan parçalar, tamamlanmak için diğer yarılarını arar olmuşlar. Bulduklarında tek bir ruh olup, Tanrıların onu tekrar cennetine alması için…”

Günümüzde ” ruh eşi ya da ruh ikizi ” olarak bilinen kavram bu efsaneye dayanmaktadır.

Efsane böyle ama gerçekten insanların ruh ikizi var mıdır? Bu soru tarih boyunca birçok medeniyet ve kültürde tartışılmış. Gerçekliği konusunda elle tutulur bir bilgi yoksa da, içten içe herkes bir ruh eşi olduğuna inanır.

Diğer taraftan romantik şair ve yazarlar ruh eşini bulan kişinin zaten cennetini bulduğunu söylüyorlar.

Yaratılan her şeyin bir eşi, bir tamamlayıcısı var: Gökkubbe ve altında uzanan yeryüzü… Doğu, Batı.. Kuzey ve Güney.. Bazen sıcak bazen soğuk. Yaşayan her canlı, ölüm ve hayatla iç içe. Acı-tatlı, güzel ve çirkin olaylarla günler tamamlanıyor. İyilik, kötülüğün varlığı sayesinde gösterebiliyor kıymetini.. Ya da aydınlık karanlık sayesinde, aynı beyazla siyah gibi .. Ses getirirken çift olması gerekiyor ellerin… Varlık gösteren herşey, ama herşey çift!..

Dilerseniz bu kavrama bir de gerçekçilik penceresinden bakalım. Gerçekten bir ruh eşimiz var ise ve o dünyanın bir yerinde bizi arıyor veya bekliyor ise onu bulabilmemiz için milyarlarca insanı tanımamız gerekir ki, çok şanslı değilsek buna ömür yetmez.
**Her ruh eşini arar mı, buluncaya kadar mı arar, yoksa bulunca acaba gerçekten bu benim ruh eşim mi diye sorgular…**
Belkide bütün bunlar hiç önemli değil; çiftlerin birbirlerinin ruhuna nasıl hitap ettiği, kalplerini incitmeden ilişkilerinin onları nasıl besleyip, büyüttüğü çok daha önemli.

“… ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar” bu kelimeler masalların bitiminden geriye kalan bir pasajdan ibaret. Birbirlerine kavuşup da dünya klasiklerine girebilen bir aşk hikayesi yok. Mutlu yaşamak elbette mümkün ancak bu mutluluğun kazanılan bir ödül olduğunu unutmazsak…

Yaşamın ve gelişimin kökeninde varolandan memnuniyetsizlik, içinde bulunduğu koşulları iyileştirme, yani huzursuzluklar yatıyor. İnsanoğlu ilk varolduğu dönemde yaşamından memnun olsaydı koşullarını değiştirmek için çaba sarf etmeyecek, belki de ağaç dallarında muz yemeğe devam ediyor olacaktık. Açlığımızı çözmek için mızrak ve bıçağı, güvenliğimiz ve sağlığımız için barınağı, birbirimize sorunları aktarmak için konuşmayı, kaynakları geliştirmek için çiftçiliği ve evcilleştirmeyi, nesiller arası bilgi akışı için yazıyı, ortak yaşama ihtiyacından dolayı binaları, daha hızlı hareket etmek için arabaları, uçakları geliştirdik, geliştirdik, geliştirdik. Hepsinin altında içinde bulunduğumuz durumdan bir memnuniyetsizlik vardı.

Bu gelişim sürecinin bir parçası olarak doğaldır ki eşler arasında da anlaşmazlık, tartışma, münakaşa olacaktır. Tartışmalarda üslup çok önemli. Üstün gelme çabası, fikrini kabul ettirme gayreti ve galibiyet hevesini bir kenara bırakabilmek, tartışma sırasında saygıyı ve saygınlığı yitirmeden tartışabilmek, ne zaman duracağını, ne zaman geri adım atacağını anlayabilmek, karşıdakinin kalbini kıracak sözlerden kaçınmak ve belkide en önemlisi; tartışmalar bir mücadele haline gelirse kazananı olmayacağını bilmek yeterli olacaktır. Ne kadar şiddetli bir tartışma olursa olsun, yattığınızda birbirinize iyi geceler dileyebilmelisiniz… Ancak böyle bir ortamda sağlıklı kararlar alınıp, aile içi birlik sağlanabilir.

Her tür ilişkide önemli olan uyum, denge ve ahengi yakalayabilmektir. Evlilik ya da yaşam birliği gibi uzun süreli ilişkilerde bu konulara çok daha fazla dikkat edilmesi gerekir. Doğru frekansı tutturabiliyorsanız sevgi ve mutluluğu güçlenerek yaşayabilirsiniz.

Arthur Schopenhauer diyor ki “Hayatın ilk elli yılı metin, geri kalanı yorumdur.” Yaşı hayli ileri bir üstadım evlenmeden önce bana “Mutluluk, %51’i yakalamaktır” diye öğütlemişti. İnsan kendiyle bile %100 anlaşamazken karşınızdaki insandan bunu beklemek haksızlık değil midir? Mükemmeli yakalama, bulma arzusu insanın hayattaki beklentilerini boşa çıkartabilir. % 51’i yakaladıktan sonra gerisini inşa etmek hem daha makul, hem de daha zevkli.

Murathan Mungan’ın yazısından bir kesit aktarmak istiyorum sizlere.
“gerçek bir kadın için, gerçek bir erkek,
tanrı gibidir, her yerdedir,
ve hiçbir yerdedir.
aşk da budur zaten!
başka bir şey değil.
aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç”

… aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç.

Son olarak Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel’in bir şiiri ile bitirmek istiyorum makalemi..
Bir eşi olmalı insanın
Rüzgar onun kokusunu getirmeli,
Yağmur O’nun sesini.
Akşam…… onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği,
Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken,
Cennetten köşe almışçasına
Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı…
Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
Çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı insanın!!!
Ben seni ölene dek seveceğim boş laf!!!
Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim…

One Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir